29 Nisan 2012
145 - Çakma Cemaatçiler...
144 - AKP ve Benim Yanar Döner Fikirlerim…
28 Ocak 2011
141 - Tam Gün Yasası, Kayıt Dışı ve Vergiler
Pek gündemde değil son günlerde… Ama ben tam gün yasası konusuna da, doktorların ve benzeri bazı meslek gruplarının kazançlarına da, vergisel açıdan bakıp karşılaştırmalar yapmak istiyorum…
Nedir tam gün yasası? Ne getiriyor? Üniversitelerde öğretim üyesi olanlar hariç, kamuda görev yapan hekimlerin muayenehane açmaları artık yasaklandı… Özetle…
Getirilerini, götürülerini muhtemel savunucusu ya da karşıtı arkadaşlarım kadar bilmem… Ama benim bildiğim bir çifte standart vardı… Ve ben asıl buna karşıyım…
Siz kamuda çalışıp da aynı zamanda dükkânı olan, devlet dairesine 3 – 4 saat uğrayıp çıkan memur gördünüz mü? Ya da şöyle diyelim, bunu “resmen” yapan var mı? Yok!
Peki, bu hakkı “doktor”lara neden veriyorduk biz yıllardır devlet eliyle? “Sağlık” çok önemli olduğu için mi? Eğitim de önemli… O zaman öğretmenlere de okul çıkışı dershanede çalışma hakkı verelim… Bu hakkı vermedik diye onlar da isyan etsin…
Ya da hekimler normal üniversite mezunlarından çok okuduğu için mi? Sadece 2 sene daha fazla okudukları için mi? Ben de “doktora” yapıyorum ve bir süre sonra “Dr.” unvanına sahip olacağım… Ben de çok okudum… Okuyorum… Hadi bu hakkı ben de alayım o zaman…
Asıl sorun şu ki, bu kadar “kutsal” iş yapan, sağlığımızı emanet ettiğimiz kişiler, benim kadar vergi vermiyorlar… En okumuş, en aydın, en aklı başında bu meslek grubu ve bazı benzer üniversite mezunu meslek grupları, benden az vergi veriyor…
En çok vergiyi kimler veriyor biliyor musunuz? 1.Noterler… 2.Eczacılar… 3.Doktorlar… 4.Avukatlar… 5.Sanatçılar… 6.Yeminli Mali Müşavirler…
Peki sizce bu memleketin en zenginleri bu meslek grubundakiler mi? Hayır! Onların çalışma sistemi gereği, onlar vergi kaçıramıyorlar…
Geri kalan herkes, ama herkes vergi kaçırıyor… İşletmelerin resmi cirolarını, resmi karlarını gördüğünüzde, bunların gerçek olmadığını o kadar net görebiliyorsunuz ki… Bu insanların bu paralarla nasıl geçindiğine hayret ediyorsunuz…
Sonra mal varlığına bakıyorsunuz, sonra yaşam şartlarına bakıyorsunuz, ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz… Ama bunu hiç yapmayanlarla karşılaştırınca, esnaf, tüccar, işadamları takdire şayan hale geliyorlar…
Evet, herkesin bir miktar kayıt dışı çalıştığını biliyoruz… Ama bunun oranı, bunun sınırı, insanların insafına kalmış…
Asıl mesele, okumuş – aydın geçinen kesimin bunu yapıyor olması… Yapmaması gereği!
Yukarıda okuduğunuz listede, tam gün yasasının gündeme geldiği 2010 yılından önce doktorlar yoktu… Bir anda vergi oranları arttı…
Ben Tekirdağ merkezden biliyorum ki, çok güzel kazançları olduğunu yaşamlarından gördüğümüz doktorlarımızın yıllarca vergi sıralamalarında esameleri okunmuyordu…
Sahi, siz doktorların muayenehanesine gidince fiş ya da fatura ister miydiniz? Benim asıl kızdığım, yıllarca bu durumun suiistimal edilmiş olması… Sağlık sorununda aklımıza bile gelmezdi..
Suç sadece doktorların değil elbet… Ya da bahsettiğimiz az vergi veren meslek gruplarında değil… Suç, vergi vermeyen herkeste…
Herkes vergi kaçırıyor… Herkes kayıt dışı çalışıyor… Hükümetler buna göz yumuyor… Mükellefler vergi oranları düşsün istiyor, devlet vergi gelirlerini arttırmak… Kısır döngüye takılmışız gidiliyor…
Buna bir yerde dur demek gerekiyor, ve tam gün yasası gibi uygulamalar bunun için bir vesile oluyor…
Buna nereden başlayarak dur diyeceğiz? Önce biz mi kayıt dışını kayıt içine alacağız? Yoksa önce devlet mi vergi oranını azaltacak?
NUR ERDEM ÖZEREN
28.01.2011
16 Ocak 2011
140 - Bir Genç… Gençler…
Dostum Murat Emre KERVANCILAR'ın bu göreve "seçilerek" geleceğini bilerek 15 ay önce yazdığım yazı...
14 Ocak 2011
139 - Eyyvah Eyvah!
Birincisine gittiğimde gülmekten yarıldığım, ikincisini henüz izlemediğim filmle ilgili yazı yazmamın filmle hiçbir ilgisi yok… Mesele, koskoca Trakya’da yer kalmamış gibi Kuzey Ege’de Trakyalı filmi çekilmesi!
Şu an Show TV’de Siyaset Meydanı’nda, ki siyasetle bu filmin ne alakası var bilmiyorum, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde Geyikli halkı ile Eyyvah Eyvah filmi konuşuluyor…
Çalan şarkılar, türküler Tekirdağ’dan, Edirne’den, Kırklareli’den… Ama film Çanakkale Geyikli’den… Ve bütün P.R. çalışmaları da buradan yapılıyor…
İlk filmin şarkısı Trakya’nın tam orta yerinden… Bu fasulye… Film tanıtımı için çalınan şarkılar Trakya All Stars – Burhan ÖÇAL albümünden… Hepsi de Trakya orijinli…
Mesela yeni filmin lansman şarkısına isim veren Karaçalı, Tekirdağ’dan Malkara’ya giderken solda aşağıda bir köy…
Ama biz Tekirdağlılar olarak, Trakyalılar olarak hiçbir şeyimize sahip çıkamadığımız gibi buna da sahip çıkamadık…
İlk film çıkmadan hemen önce, B.K.M. organizasyonla iletişime geçip Tekirdağ Genç Girişimciler ve Yöneticiler Derneği olarak bir gala da Tekirdağ’da yapmaları için davet ettik… Birkaç kez daha iletişim kurduk, sonra ne dönen var ne gelen… Gücümüz yetmedi belki de…
Bu süreçte, daha başlamadan Belediye Başkanı Adem DALGIÇ’a bilgi verip bu konuda öneride bulunarak sahip çıkmasını ve destek olmasını istedik… Sonra o da ne aradı, ne sordu… Bu konuyu ciddiye almadı…
Şimdi Geyikli Belde Belediye Başkanı’nı Show TV’de izlerken ne hissediyor merak ediyorum sayın Başkan… Aklına geliyor mu bu teklifi söylediğim an acaba… Çok merak ediyorum…
Keşke Sinan ÇETİZ’e söyleseydim de o halletseydi diyor mu acaba… Merak ediyorum…
Neyse… Belki teklif benden gelmeseydi sahip çıkılırdı… Kısmet artık…
Para verip bir başkanın TV programına katılmasından çok daha fazla memleketin tanıtımına katkısı olduğu yadsınamaz şu an Siyaset Meydanı’nın Çanakkale’de yapılıyor olması…
Trakya’nın birlik olamamasından mıdır, kıymet bilmezliğinden midir, hiçbir şeyimize sahip çıkamıyoruz… Ne şehrimize, ne geleneklerimize, ne göreneklerimize, ne tarihimize sahip çıkamamışız…
Ben yerimde otururken hiç huzurlu değilim şu an, Show TV’de filmle ilgili güzel şeyler söyleyen herkesin Geyikli halkına teşekkür ederken “bu coğrafyanın insanları” diye başlayan cümleler kurmasından…
Bir Trakya filmi daha, bir Rumeli filmi daha olduğu gibi bizden çıktı gitti…
Eyvah ki ne eyvah, biz hala bunun için hiçbir şey yapmıyoruz… “Sevgili Ata, neden bu filmi burada çekmedin?” diye soramıyoruz…
Ha neden bu kadar önem veriyorum bu film işine, çünkü sinema en başarılı tanıtım şeklidir, bilinçaltına hitaben her şeyi yerleştirebileceğiniz…
A.B.D.’nin bir numaralı stratejisidir sinema… Bizim bir türlü kullanamadığımız…
İşi Tekirdağ özelinde konuşacak olursak, İstanbul’un dibinde olan bir memleket bu yakınlığı bu kadar mı avantaja çeviremez… Hatta üzerine, yetmezmiş gibi, zorla bir dezavantaj haline getirmek için çaba sarf eder…
Tersine beyin göçü Türkiye’nin her yerinde başlamışken, biz İstanbul’un dibinde olduğumuz için gidenleri geri getiremiyoruz…
Biz Trakyalılar olarak bir gün “çalışkan” olmayı öğrendiğimiz gün, her şeyi çözebiliriz belki de… Ama daha çoook uzun zaman var…
Tarlalar – tezekler, kenarda garantör mal mülk tamamen bitmeden çalışkan olmayız, olamayız…
NUR ERDEM ÖZEREN
14.01.2011
2 Ocak 2011
137 - Sağlıklı ve Huzurlu Yaşamın Anahtarı
2011’e girmişken, sizlere kendimce sağlıklı ve huzurlu yaşamın anahtarını tarif etmeye karar verdim… Ama bu anahtar, sizin kapınızı da açacak mı bilmiyorum… Aslında hep duyduğunuz şeylerin birleşimi olacak… Spor… Meditasyon… Temizlik…
Sabahları güneş doğmadan kalkmak lazım her şeyden önce… “Erken kalkan yol alır” demiş ya büyüklerimiz…
Kalkınca ilk işimiz elimizi – kolumuzu – yüzümüzü – ayaklarımızı yıkamalıyız ki, güne zinde bir başlangıç yapalım… Sabah alınacak bir duş ise daha işe yarar olabilir…
5 dakikalık bir süre, sabah sessizliği içinde meditasyonla sporu birleştirerek sakin sakin birkaç hareket yapmak, vücudumuzu güne hazırlayacaktır… Kendinizi fazla yormayın… 5 dakika yeterli olacaktır…
Böylece öğlene kadar geçen sürede, işlerinizi yapmak için oldukça zamanınız olacak…
Öğle yemeğinden sonra yine aynı şekilde vücudunuzun belirli yerlerini yıkayarak zindelik kazanabilirsiniz… Öğle yemeğinin ağır olma ihtimaline karşın, ardından 15 dakikaya yakın spor yapmanızda fayda var… Spor yaparken eklem yerlerinizi çalıştırmaya dikkat edin… Kireçlenmeyi engelleyecektir…
Sporla meditasyonun bir arada olması, ve sporu sakince yapmanız sizi sakinleştirirken kalori yakmanızı sağlayacaktır…
Öğleden sonra, yaklaşık 2 – 3 saat sonra ara öğün yedikten sonra günün kalanında zindeliğinizi korumak için yaklaşık 10 dakika tekrar spor yapmanızda fayda var…
Eve döndüğünüzde, günün öğleden sonraki bölümünde yorgunluğunu atmak için 5 dakikalık spor öncesinde kısa bir temizlikte yine fayda var… Suyu vücudunuza ne kadar sık temas ettirirseniz, vücudunuzda yara bere hastalık riskini azaltır, mevcutların da iyileşmesine katkı sağlarsınız…
Akşam yemeği ardından 15 dakikalık spor yine faydalı olacaktır… Kalorileri yakarken yalnız kalıp sessiz bir ortamda meditasyon yapmaya da özen gösterin… Ruhunuzu dinlendirirken vücudunuzu zindeleştireceksiniz…
Böylece günde 1 saate yakın spor yapmış olacak, yine aynı sürede ruhunuzu dinlendirmeye vakit ayırmış olacaksınız… Bu sizi sakinleştirirken, vücudunuzun daha sağlıklı olmasına katkı sağlayacak… Gün boyu temiz kalmayı da unutmazsanız, yine sağlıklı bir vücut için kendinize bakmış olacaksınız…
Bunların yanında, bir şeyi çok istiyorsanız, son yılların popüler tabiri ile “evrenden isteyin”… Evren sizi duyacak ve size istediğinizi verecektir…
Evren sizi duydu ve istediklerinizi verdi diyelim… Muhtemel isteklerinizin arasında para da olacağından, mutluluğunuzu daim hale getirmek için parayı kullanın… Yapılan araştırmalar, paranın gerçekten mutluluk kaynağı olduğunu söylüyor… Ama bir şartla… “Başkaları ile paylaşırsanız”…
Kazandığınız paranın bir kısmını ihtiyacı olanlara ayırmayı unutmayın… Bu sizi hem mutlu edecek, hem de huzurlu olmanızı sağlayacaktır…
İhtiyacı olanlara ayırdığınız paranın yanında, çevrenizde sevdiklerinizi ve akrabalarınızı da mutlu etmeyi esirgemeyin… Onlara zaman zaman hediyeler alırken, ihtiyaçları olduğunda da yardım edin…
Sosyalleşmeyi de esirgemeyin… Özel günlerde ve her hafta en az bir kere toplum arasına karışın… İnsanlarla bir arada bulunun… Sohbet edin… Fikirlerinizi paylaşın…
Yılda bir uzun yolculuk yapmaya özen gösterin… Uzaklara seyahat edin… Kendinizle baş başa kalın… Sevdiğiniz birkaç kişi ile olursanız daha mutlu olacaksınız…
Tüm bunları yaparken, işinizi iyi yapmayı unutmayın… Ne yaparsanız yapın, en iyi şekilde yapmaya özen gösterin…
Nasıl? Ben söyleyince kulağa ne hoş geliyor değil mi? Hepsi bir arada tek bir mecrada yazılı… Ben de oradan aldım… Güncelleştirdim…
NUR ERDEM ÖZEREN
02.01.2011
2 Aralık 2010
133 - Sevilmek mi? Seçilmek mi?
Birkaç yıl önce bir yazı yazmıştım, Kadir HAS’ın ölümü ardından… Hayal ettiğim cenaze törenimle ilgili…
Çok insan olsun istiyorum, hepsi de içlerinden gelerek “haklarını helal etsinler” istiyorum, yaşlı ölsem de “keşke daha ölmeseydi, daha yapacak çok şeyi vardı” desinler, “bana da, bir yakınıma da şöyle bir faydası dokunmuştu” desin, içinden gelerek “Allah razı olsun” desin istiyorum...
Ve bu amaç doğrultusunda bir iş yapmaya çalışıyor, bu amaç doğrultusunda hedefler koyuyorum kendime hayatta…
Birkaç gün önce, İngiltere’nin efsane başbakanı Winston CHURCHILL’in hayat hikâyesinin filmini izledim… 2. Dünya Savaşı yıllarından İngiltere’nin zaferle çıkmasını sağlıyor, savaşın bitmesinin hemen ardından yapılan seçimi ise kaybediyor… Hem de büyük bir hezimetle…
Yeni Başbakan’a devir yapana kadar geçen sürede, halkın artık onu sevmediğini düşünerek, artık toplum içine çıkmak dahi istemiyor…
Devrin yapıldığı akşam, eşi birlikte gidecekleri bir opera için hazırlık yapıyor, Başbakanlık konutundan ayrılmasından sonraki ilk gideceği yer bu opera oluyor…
Yol boyunca huysuzluk yapan CHURCHILL, insanların içine çıkmak istemediği için gitmek istemiyor, ancak eşinin restine karşı koyamayıp salonda üst katta ona ayrılmış locada yerini alıyor…
Gösteri boyunca onu kimse fark etmiyor, ancak gösteri finalinde bir oyuncu onu takdim ediyor… “İngiltere’nin kurtarıcısı, ulusumuzun büyük lideri Winston CHURCHILL aramızda”…
Ve CHURCHILL, dakikalarca tüm salon tarafından ayakta alkışlanıyor… CHUCHILL’in mutluluk gözyaşları yüzünden süzülürken, tüm liderlerin ona imrenmesi gerektiğini düşünüyorum..
Günler sonra, bir zamanlar birilerinin Tabak, Asfalt, Bozkurt gibi lakaplar taktığı, ama aslında dünya iyisi, ahlaklı, dürüst, yurdum insan Osman Amcam vefat ediyor…
Haberi aldığımda ve cenaze gününde İstanbul’da iptal edemeyeceğim bir işim olduğundan gidemediğim için ÇOK üzülsem de, cenazeden haberler alınca mutlu oluyorum…
Bütün Tekirdağ yas tutuyordu, her siyasetçinin hayal ettiği bir cenazesi vardı çünkü…
Kimse arkasından kötü bir şey söyleyemiyordu… “Çok hizmeti oldu bu şehre” diyordu herkes… 2 dönem Belediye Başkanlığı’na rağmen, 3’e 5’e katlanmamış malvarlığı dürüstlüğünün kanıtıydı, herkes şimdi dile getiriyordu…
Pişman mıydık acaba şimdi onu seçmediğimize? Biz onu 3.ye seçmedik… Ama çok sevdik… Çünkü “gerçekten” içimizden biriydi… Halkın arasından çıkan Belediye Başkanı’ydı… Çakallık, tilki kurnazlığı yapmazdı…
Her ne kadar sonra taş döşemek için mahvedilmiş olsalar da, asfalt ve çamursuz sokaklarımızı da ona borçluyuz, sularımızın her gün akmaya başlamasını da… Sahilin dolgu sahasını da ona borçluyuz, insanların vakit geçirmeyi sevdiği suların aktığı parklarımızı da… Ve aslında 8,5 yılda yaptığı ama buraya yazamadığımız birçok şeyi de…
Tüm bu yazdıklarımı yazmayı düşünürken, aklıma başlıktaki soru takıldı… Seçilmek mi önemliydi, sevilmek mi?
Churchill de, Osman Amcam da tekrar seçilemedi belki, ama ikisi de hep sevildi…
Seçilememek önemli değildi aslında, o geçiciydi… Seçim bir kazanılır, bir kaybedilirdi… Ama sevgiyi bir kez kazanınca kolay kaybolmazdı..
Bence şimdi yönetici olanlar, gelecekte yönetici olmaya aday olanlar önce bu soruyu sormalılar kendilerine…
Önemli olan seçilmek değil, seçimden sonra da göğsünü gere gere gezebilmek halkın arasında… Önemli olan makamına değil, sana saygı göstermeleri insanların, seni sevmeleri… Makamından gücü herkes alır, ona güç vermek önemli olan…
NUR ERDEM ÖZEREN
02.12.2010
14 Mart 2010
131 - Bankaların Utanç Tablosu
Bankalar 2009 karlarını açıkladılar… Peş peşe açıklıyorlar… GURURLA… Ama utanmaları gerekiyor bu tablolardan…
Geçtiğimiz Cuma günü TOBB Başkanı M.Rifat HİSARCIKLIOĞLU Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası’nı ziyaret etti… ABİGEM’in açılışını yaptı… Esnaf ve tüccar temsilcileri dinledi, kadın ve genç girişimcilerle buluştu…
Derleri sordu… Birkaç kişi dile getirdi, başlarda herkes Rifat HİSARCIKLIOĞLU’na teşekkür etmekten sorunları dile getiremedi, sonra açıldık… Ben çıkışta dile getirebildim bire birde… Bizim adımıza bankaların karşısına geçip utanmaları gereken karları ile ekonomiye can vermeleri konusunda masaya vurmasını istedim…
Herkes aynı dertten muzdarip, “para yok”… Olanda çok para varmış, Tekirdağ’da bankada yatan mevduat 3 milyar lira… Ama KOBİler para bulamıyor…
Tüm Türkiye’de 2008’den 2009’a piyasadan dönen çek ve senet oranı % 15 artmışken, bu oran Tekirdağ’da % 59!
Peki neden? Gururla açıklanan karlardan… Riskli KOBİlerin borçlarını yeniden yapılandıramamasından, yeni kredilerle nakit akışını güçlendirememesinden, bu karı yapmak için tüm kredileri geri çağırıp KOBİ’nin gırtlağına yapışan bankalardan…
Ziraat Bankası Genel Müdürü, 2009 karları olan 3,5 milyar lirayı “yüzyılın karı” olarak açıkladı… Gururla açıkladı bunu… Sonra da ekledi, “geçen yıla göre verdiğimiz kredilerde % 20’ye yakın artış var…”
Sanki 2008’de çok kredi vermişler gibi, 2008’e göre kredilerimizi arttırdık, muslukları açtık dedi… Her banka gibi…
Son 5 yıla baktığımızda, karlar 2 ila 3 kat arasında arttı… Daha doğrusu, 5 yıl öncesine göre rakamlar bu yıl 2 ila 3 kat arası artış gösterdi…
2009 karlarına bakınca, ilk 7 banka 1 milyar liranın üzerinde kar açıkladı… Ziraat, Garanti, İş, Ak, Halk, Yapı Kredi ve Vakıfbank… Onları 500 milyon civarında karlarla Finans, Deniz ve Şeker izliyor…
İlk 10 banka toplam karı 18 Milyar lira civarı… Tüm bankaları ekleyince 20 milyar liranın üzerinde… 2005’te bu rakam 7,5 – 8 milyar lira…
Peki KOSGEB’in geçen yıl 150.000 KOBİ’ye verdiği kredi ne kadar? 3 Milyar lira civarında… Peki IMF ile kaç liranın pazarlığını yapıyoruz? 20 Milyar dolar… Peki batan kredilerin ya da kredi kartlarının toplamı ne kadar? Yani takipteki alacaklar ne kadar? 22 Milyar lira! Toplam kar ne kadar? 21 Milyar lira!
3,5 milyon kişi takipte… 1 milyonu kredi, 2,5’u kredi kartı… Sicil bitmiş yani… Çok daha fazlası da gecikmeli ödemelerle sicili kirletmiş durumda… 5 yılda kredi borçlusu tam “37 KAT” arttı… Toplam krediler % 9 artmış geçen yıla göre, takipteki alacaklar % 55…
Bankalar da tüm bu tabloya karşın, tüm sektörler kan ağlarken, bırakın kar etmeyi ya da en azından kafa kafaya yılı kapamayı, zarar açıklarken, bankalar gurur tablolarını paylaştılar bizimle…
Bankalar krizi daha derinleştirmekten başka bir işe yaramadılar bu dönemde… Toplumun kötüye gidişini dikkate almadan, tuz biber oldular kredilerde daha da sıkılaştırdıkları kriterlerle ve mevcut borçları geri çağırarak…
Peki, herkes zarar ederken, bankalar zarar etmeselerdi de, en azından kar da etmeselerdi, ne olurdu? Bu kriz bu derinlikte olur muydu?
Bu arada, 6 milyon kişinin banka ile hiç çalışmadığı da açıklandı geçtiğimiz günlerde… Bankalar tüm aksiyonlarını bu kişiler için alıyorlar.
Çok komünist hissettim kendimi bankaları bu kadar eleştirince… Ama Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası Genel Kurulu’nda konuşmasında tarihe geçecek söz söylemiş zaten… “Kapitalist sistem çökmüştür… Keşke Allahlı olsaydı da komünist olsaydık”…
NUR ERDEM ÖZEREN
14.03.2010
21 Şubat 2010
129 - KoruMA! YasaMA! YürütME! YARgı!
Yasama, Yürütme, Yargı… Neden bu sırayla yazılır? Aslında Yasama Yürütme’nin, Yürütme de Yargı’nın üzerinde midir? Eğer bu sırayla gidersek, Türkiye için bu 3 “erk”in başına bir de ülkemizi her türlü düşmandan korumakla sorumlu TSK’yı koyabiliriz diye düşünüyorum…
İnanın bir vatandaş olarak, son dönemde yaşananları anlamakta güçlük çekiyorum… Tüm açıklamaları detaylarıyla dinleyen, söylenenleri araştıran ancak hukukçu olmayan biri olarak, işin hukuki boyutuyla ilgili yorum yapmayacağım…
Son dönemde yaşananlar, Yargı’yı orta yerden “yar”mış, bir kurumu, bir olguyu ve onunla ilgili itibarı yerle bir etmiştir…
Burada üç ayrı konu var irdelenmesi gereken… Birincisi, anlaşılan o ki kanunlarımız fazlasıyla tutarsız ve yoruma açık… İkincisi, yargı siyasallaşmış, kutuplaşmış, tarafsızlığını yitirmiş ve her kesim tarafından baskı altına alınmıştır… Üçüncüsü ve bence en önemlisi, Türk insanı ahlakını ve değerlerini yitirmiştir…
Bendeki ilk kanı, kanunlarımızın tutarsızlığı algısı… Bir Adalet Bakanı çıkıyor ve ilgili maddeler ile birlikte HSYK’nın bu konuda yetkisi olmadığından bahsediyor…
Aynı zamanda yargının en tepesindeki Yargıtay başkanı da açıklıyor, “arkadaşlarımızla değerlendirdik ve HSYK kararının hukuka uygun olduğuna karar verdik” diyor… Burada ilk sıkıntı, her ne kadar yüksek yargıçlar bile olsalar, bu kararın arkadaşlarla oybirliğiyle alınması ve açıklamada Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi ilgili maddelerle hukuk dayanağının belirtilmemesi…
Ancak ikincisi, bu kararın uygulanıyor olması… Madem ki HSYK’nın böyle bir yetkisi yok, nasıl uygulanıyor?
Bu nasıl bir hukuk devletidir ki, hukukun en üst kurumlarının bile yetkileri yoruma açık! Bu kadar çelişkilerle dolu, bu kadar yoruma açık kanun olur mu? Böyle hukuk devleti olunur mu?
İkinci konuya gelirsek belki de çözeceğiz sorunu… Yargı siyasallaşmış, kutuplaşmış, tarafsızlığını yitirmiş ve her kesim tarafından baskı altına girmiştir… Bu çok doğru… En başta yürütme, siyaset, yargıya, hukuka müdahale etmektedir… Ancak burada tek sorun, Yürütme’nin müdahalesi değildir… Yargının ta kendisi de, içindeki bireyleri ile birlikte siyasallaşmıştır… Sorun şu ki, sadece siyaset hukuka karışmıyor, hukuk da hem hukuka hem siyasete karışıyor…
Yargıyı dokunulmaz kılmak isterken ve kutsal, siyaset üstü konumlandırmak isterken, bizzat yargı içinde ikilik yaratmak da yargının dokunulmazlığının ve kutsallığının kendi elleriyle yok edilmesidir…
Biz Türk halkı olarak artık hukukçuların tarafsızlığına ve bağımsızlığına olan inancımıza yitirdik… Çünkü gerçekten de, yargı içinde farklı görüşlere sahip hukukçuların varlığı ve buna göre kararlar aldığı resmen ayyuka çıkmıştır…
İnsanların taraflı olması kadar doğal bir şey yoktur… Bağımsız da olamayabilirler… Ama üzerlerine giydikleri roller ve statü tarafsız “olmayı” değil tarafsız “davranmayı” gerektiren hukukçuların hükümet yanlısı veya karşıtı olarak kendilerini konumlandırmaları kadar abes bir durum yoktur, ve depremin “yar”dığı yer de budur..
Zaten en temel sorun da, her biri birer “Türk İnsanı” olan bu kişilerin ahlakındaki derin “yar”ıklardır… Ben hukuku uygulayan kişilerin hükümet yanlısı veya karşıtı oluşa göre karar almasını yaşadıkları ahlak çöküntüsü olarak nitelendiriyorum…
Yıllardır siyasetçileri lekeledik durduk… Onlar şerefsiz, onlar hırsız, onlar çıkarcı, onlar ahlaksız dedik… Siyaseti öyle bir lekeledik ki, temiz siyasetçi bırakmadık…
Ama benim yıllardır savunduğum konuyu bugün siyasete diğer kurumlardan karışıldıkça gördük ki, aslında sorun siyasetçilerin değil, toplumun topyekün ahlakının bozulması… Siyasetçiler bu toplumun aynası diyordum, şimdi herkes ayna tutuyor ahlak çöküntümüze…
NUR ERDEM ÖZEREN
21.02.2010
14 Şubat 2010
128 - “Sevgi”liler Günü…
“Seni çok sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum sözlerime… İyi ki varsın hayatımda… İyi ki benim sevgilimsin… Her şeyimsin… Bir tanemsin…
Yıllar önce hiç beklemezdim böyle biriyle karşılaşacağımı… Hayal bile edemezdim… Hayallerim yok olmuştu… Senin gibi birinin varlığına inanmıyordum…
Şimdi bakıyorum da geçmişe, iyi ki karşılaşmışım seninle… İyi ki yıllarımı seninle geçirmişim…
Tam da kimseye güvenmediğim zamanda çıktın karşıma… Artık kimsenin olamayacağımı, kimseyi sahiplenemeyeceğimi düşündüğüm zamanlarda…
Senden daha güzel gelmiyor kimse gözüme yıllardır… Güzellik geçici derdim, sen her geçen gün daha da güzel oluyorsun… Dünyanın en güzeli…
Her şeyinle benimken bile gizemini korumayı başardığın, saflığını ve masumiyetini hiç kaybetmediğin için belki de bu hissim…
Ama hepsinden önemlisi, hiç kaybetmediğin doğallığın seni eşsiz kılan…
Kalp atışlarım hala hızlı atabiliyor yanında, yıllar geçmiş olsa da üzerinden… Her gün seni görmeden duramıyorum hala… 24 saat geçince özlüyorum…
Kokun dünyanın en güzel kokusu, sesin dünyanın en güzel melodisi… Gözlerine bakmaya hala doyamıyorum… Dudaklarının tadı hiçbir şeye değişilmez… Teninin hissi dünyanın en vazgeçilmezi…
Giydiğin her kıyafetle başka güzel oluyorsun, kendine her dokunuşun başka biri yaratıyorsun, diğerinden daha güzel ve çekici…
Güzelliğinden önemlisi, zekanla her geçen gün tekrar tekrar hayran ediyorsun beni kendine… Zekanı doğru yerde kullanarak belki de…
Her sıkıştığım anda göremediğimi gösterdiğin, düşünemediğimi benim yerime düşündüğün için sana müteşekkirim…
Benim ilgi alanlarımla ilgilenip, benim bilmem gerekenleri benden önce öğrenerek olduğun destek için ne desem az kalır…
Ne zaman susup ne zaman konuşman gerektiğini benden daha iyi bilerek beni avucunun içinde tuttuğun için hayranım sana…
En çulsuz anımda da, en zengin anımda da benimle olduğun için, ve bana olan sevgin her iki durumda da aynı olduğu için sonsuza kadar bırakamam seni… Bırakmam…
Beklenti içinde olmadan, ben ne verebilirim diye düşünerek, her an her şeyi karşılık bekleyerek yapmadan yanımda oldun…
Asaletinle beni göklere taşıdığın, yanıma yakışan biri olurken benim de senin yanına yakışacak biri olmam için çaba sarf ettirdiğin için kendi ellerinle büyüttün beni…
Zamane kadınlarından olmayıp, ev kadınlığının ne olduğunu unutmadığın içinse, herkesten farkını gösterdin bana…
Her şeye rağmen “aile” denen kavramı herkesten kutsal saydığın için, gerçekten hayat arkadaşı oldun… Hayatımın en yakın arkadaşı…
Hepsinden ötesi, çocuğuma anne olduğun için, bu dünyaya verilebilecek en güzel eseri benimle birlikte işlediğin için seni seviyorum…”
Var mı böyle biri? Yok… Herhangi birinin hayatında var mı? Sanmıyorum… Geçici…
Hiçbir zaman yazamayacağımı düşündüğüm bir yazıyı, bugün hayal edip yazmayı denedim… Buraya kadar okuyup şimdi sizi hayal kırıklığına uğrattığım için özürlerimle…
Kaç yıl sonra olur bilmem… Bunları yazabileceğim birileri girene kadar hayatımda, ben kutlamıyorum “Sevgi”liler Günü’nü…
Gördüğüm o ki, yeni moda da olmasından mütevellit, kimse kutlamıyor… Yeni moda, sevgilisiz geçirmek sevgililer gününü… Kız kıza… Erkek erkeğe… Arkadaş arkadaşa… Olmayan sevgililer hatrına…
NUR ERDEM ÖZEREN
14.02.2010