Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2012

145 - Çakma Cemaatçiler...


Çakma Cemaatçiler…


Ne çıkarcı bir millet olduğumuzu hayretle izliyorum aylardır…

AKP’li olmak başka şey, “yalandan”, “çakma cemaatçi” olmak başka şey benim gözümde…

İnsanların fikirleri ve yaşam biçimleri meğer ne kolay değişiyormuş… muş muş…

AKP içinde onlarca “cemaatçi olmayan” “siyaset yapan” insan var ve saygıyla karşılıyorum onları… Çıkarı ön planda değilse… Ama bu “çakma cemaatçiler” çok tehlikeli bence…

Artık insanlar “The Cemaat”i konuşabiliyorlar… Kamu kurumlarına, polise, hukuk sistemine, eğitim sektörüne, hatta askere sızmış olan “The Cemaat”, ülkemizi yönetiyor ve kararları veriyor… Bilmeyen yok, inkar eden var yarım ağız…

Burada kısaca geçeceğim, Ahmet HAKAN bir yazı yazmıştı cemaat ile ilgili, “miş” diyerek cemaat hakkında yazılanları listelemişti… Babama sordum okudun mu diye, ilk satırları okurken… Son cümleyi oku dedi ve hevesim kursağımda kaldı… Şöyle diyordu sonunda yazının: “Peki Recep Tayyip ERDOĞAN istemese tüm bunları yapabilir mi cemaat?”… Özettir… Tayyip ERDOĞAN’ı en çok eleştirdiğim konudur…

Konumuza dönelim; “çakma cemaatçilere”… Onlar, cemaatin hükümet ve dolayısıyla devlet ve dolayısıyla ihale vb devlet daireleri destekli ticaret ve dolayısıyla ticaret ve dolayısıyla para kazanmanın önündeki yolları tuttuğunu gören “AKILLI” ticaret adamları…

Onlar, ticaretleri daha rahat yürüsün diye bir anda beş vakit namaza başlayan, imana gel“miş gibi” yapanlar…

Onlar, yıllardır cemaatin içinde olan gerçek “dinibütün” büyüklerimden değiller, ben onlara saygı duyuyorum…

Onlar, çıkarları için cemaate giren, yarın başka bir “güç” iktidar olunca ona girecek olan, zaten dün de çocuklarına “Devrim, Ata vb” gibi isimler koyanlar…

Öyle olmayan, gerçekten din adına, iyilik yapmak adına cemaat içinde bulunan ve kendi dinini yaşayan büyüklerime de kızmıyor değilim, cemaate para verecek diye kadın ticareti yapanları bile baş tacı yaptıkları için… Ama bana düşmez tabi…

Çakma cemaatçiler, günün adamı, her devrin adamı olmayı seviyorlar… Sıkıntı şu ki, toplum nezdinde de yadırganmıyorlar… Artık…

Onlar “the cemaat”le tanışana kadar, kadınlı kızlı gece alemleri, alkollü sigaralı kafa dağıtma organizasyonlarının müdavimidirler…

Aslında şimdi bıraksan, yurt dışında kimsenin görmeyeceği yerlere götürüp salsan, bir sürü badem bıyıklı çakma cemaatçi, alkollü kadınlı kızlı alemlerde büyük bir zevkle unuturlar cemaati… Kapalı kapılar ardında zaten unuttuklarına eminim ya, ayrı…

Görüntüde dinle tanışmış gibi gözüken bu çakma cemaatçilerin bir kısmı da, Perşembe akşamında sosyal medyada Cuma’yı mübareklerler… Reklamı da severler… Çünkü içinde yaşadığı dini yoktur onların, dışlarında yaşarlar…

E tabi haykırmaları lazımdır cemaate yakın olduklarını, yoksa nasıl desteklenecekler…

Çakma cemaatçiler, yeni iş çevreleri ile sıcak ilişki içine girdikçe yeni dillerine de adapte olurlar, “Allah’a şükür”, “Allah razı olsun”, “Eyvallah”ı dillerinden düşürmezler…

Dedim ya, asıl sıkıntı, onlar “göstermek zorunda” hissederler kendilerini… Çünkü onların dinleri “Allah’la aralarında” değil, ticaret yapmak için kendilerini göstermek istedikleri cemaatteki çevreleri ve onlar arasındadır… “Göstermelik”…

Artık “dokunulmaz”dırlar… Cemaate bu ülkede dokunulamaz, dokunan yanar diye düşünürler… Haklılar da ne yazık ki…

Hem gerçek hem çakma cemaatçilere hatırlatma olsun… “İş’in ehline teslimi” prensibi vardı o cemaatte eskiden… Siz unuttunuz, unutturdunuz… “Bizden olsun taştan olsun” prensibi ile…

NUR ERDEM ÖZEREN

29.04.2012

144 - AKP ve Benim Yanar Döner Fikirlerim…



Benim yanardöner olduğumu, bir öyle bir böyle fikir beyan ettiğimi düşünenler var, yazılarımdan ve Facebook – Twitter iletilerimden…

Önce buna açıklık getirelim… Ben AKP’nin, “belediyesel” diyebileceğimiz icraatlarını beğeniyorum… Ve bu tip icraatlar olduğunda beğenimi dile getiriyorum… Bu bir…

İkincisi, mevcut alternatif “büyük” partilerden biri “sadece” Türk Partisi, biri sadece “Kürt Partisi” olmaktan öteye gidemiyor, diğeri muhalefet yapmayı beceremiyor ki iktidar olmayı becersin, diğerleri de % 1’in altında… Ki ben o % 1’in altında olanlardan birine verdim oyumu liderine saygımdan ve inancımdan…

Yani Volkswagen Transporter sloganı: “Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu…”

Yani beni yanardöner olmakla suçlayan ya da bunu söyleyemeyip içinden geçiren arkadaşlarım, tanıdıklarım; ben “Sezar’ın hakkını Sezar’a verebilen”, “Yiğidi öldürüp hakkını veren” biriyim…

AKP’nin de CHP’nin de MHP’nin de iyi yaptıklarına “iyi”, kötü yaptıklarına “kötü” diyebiliyorum, kimseyi körü körüne desteklemiyorum…

Bana göre Recep Tayyip ERDOĞAN bu memlekete gelmiş en büyük 2.Lider! Atatürk’le aynı statüde bile değil, ayrı, ama ondan sonra gelenlerin en büyüğü, çünkü dünya çapında…

Demirel’in siyaset arkadaşı bir babanın oğlu olarak hayranlıkla izleyerek büyüdüğüm DEMİREL’den de, o ekolün en büyüğü MENDERES’ten de, çocukluğumda siyasetini görerek büyüdüğüm bizi batıya açan ÖZAL’dan da daha büyük bir “LİDER” Recep Tayyip ERDOĞAN… Ve ben onun “uluslar arası arena”daki “duruş”unu saygıyla karşılıyorum, beğeniyorum…

Bu “duruş”a rağmen iç politikadan çelişen İsrail’e peşkeş çekmeleri bilmiyor muyum? Biliyorum… Ama diğerleri hem duramıyor hem peşkeş çekiyordu…

Buna rağmen onun da A.B.D. istemese yarın ne Başbakanlığı’nın ne liderliğinin ne Orta Doğu’daki etkisinin sıfırlanabileceğini bilmiyor muyum? Biliyorum… A.B.D.’nin istemediği kimse bu ülkede Başbakan olamıyor…

Bunları bilmiyor muyum? Biliyorum…

İşlerine gelince emekli Genelkurmay Başkanı içeri girerken “Hukuka karışmayıp bağımsız bırakan” AKP’nin ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, MİT Müsteşarı için bir haftada kurtarma operasyonu yapıp yargıya müdahale ettiğini görmüyor muyum?

Yargının bağımsız olmadığını görüp, “geçmişle ve darbelerle hesaplaşma” “ayağına” gayri hukuki operasyonlar yapmalarına kızmıyor muyum?

“Eskiden bunları savunuyordun” diyenlere, hala “kirlenmiş ve orduyu kirletmiş kirli kafalı” askerleri sevmediğimin altını çizerek, 2 yıl öncesine göre bile hukuk üzerindeki AKP etkinliğinin değiştiğini hatırlatmak istiyorum…

Bu “hesaplaşma” birkaç yıl içinde bitecek, ve Türkiye “İstikrar”dan vazgeçip “demokrasi”ye dönecek… “O gün” iktidar olanlar da “bugün bunları yapanları” cezalandıracak… Eskisi gibi…

Ve ben “o gün” siyaset yapmak isteyeceğim, körü körüne taraf olmadan “doğru olanı” söylemek için… Ama bugün ne siyasetin zevki kaldı, ne siyasi yazı yazmanın…

Tüm bu yorumlarımın üzerine, ben en azından ne yapmıyorum biliyor musunuz?

“Eğitim sektöründe olduğum için” hiçbir siyasi partiye girmiyorum…

Defalarca teklif gelmesine rağmen siyasete girmiyorum…

Sandığınız kadar AKP’li olsam, girmek istesem giremez miyim siyasete? Aktif rol alamaz mıyım? İstenmez miyim AKP içinde?

Ama ben “bazıları gibi” “para ve kariyer için” AKP’li veya “Cemaatçi” olmuyorum, ki bir sonraki yazımın konusudur bu da…

NUR ERDEM ÖZEREN

20.04.2012

28 Ocak 2011

141 - Tam Gün Yasası, Kayıt Dışı ve Vergiler

Pek gündemde değil son günlerde… Ama ben tam gün yasası konusuna da, doktorların ve benzeri bazı meslek gruplarının kazançlarına da, vergisel açıdan bakıp karşılaştırmalar yapmak istiyorum…

Nedir tam gün yasası? Ne getiriyor? Üniversitelerde öğretim üyesi olanlar hariç, kamuda görev yapan hekimlerin muayenehane açmaları artık yasaklandı… Özetle…

Getirilerini, götürülerini muhtemel savunucusu ya da karşıtı arkadaşlarım kadar bilmem… Ama benim bildiğim bir çifte standart vardı… Ve ben asıl buna karşıyım…

Siz kamuda çalışıp da aynı zamanda dükkânı olan, devlet dairesine 3 – 4 saat uğrayıp çıkan memur gördünüz mü? Ya da şöyle diyelim, bunu “resmen” yapan var mı? Yok!

Peki, bu hakkı “doktor”lara neden veriyorduk biz yıllardır devlet eliyle? “Sağlık” çok önemli olduğu için mi? Eğitim de önemli… O zaman öğretmenlere de okul çıkışı dershanede çalışma hakkı verelim… Bu hakkı vermedik diye onlar da isyan etsin…

Ya da hekimler normal üniversite mezunlarından çok okuduğu için mi? Sadece 2 sene daha fazla okudukları için mi? Ben de “doktora” yapıyorum ve bir süre sonra “Dr.” unvanına sahip olacağım… Ben de çok okudum… Okuyorum… Hadi bu hakkı ben de alayım o zaman…

Asıl sorun şu ki, bu kadar “kutsal” iş yapan, sağlığımızı emanet ettiğimiz kişiler, benim kadar vergi vermiyorlar… En okumuş, en aydın, en aklı başında bu meslek grubu ve bazı benzer üniversite mezunu meslek grupları, benden az vergi veriyor…

En çok vergiyi kimler veriyor biliyor musunuz? 1.Noterler… 2.Eczacılar… 3.Doktorlar… 4.Avukatlar… 5.Sanatçılar… 6.Yeminli Mali Müşavirler…

Peki sizce bu memleketin en zenginleri bu meslek grubundakiler mi? Hayır! Onların çalışma sistemi gereği, onlar vergi kaçıramıyorlar…

Geri kalan herkes, ama herkes vergi kaçırıyor… İşletmelerin resmi cirolarını, resmi karlarını gördüğünüzde, bunların gerçek olmadığını o kadar net görebiliyorsunuz ki… Bu insanların bu paralarla nasıl geçindiğine hayret ediyorsunuz…

Sonra mal varlığına bakıyorsunuz, sonra yaşam şartlarına bakıyorsunuz, ne düşüneceğinizi bilemiyorsunuz… Ama bunu hiç yapmayanlarla karşılaştırınca, esnaf, tüccar, işadamları takdire şayan hale geliyorlar…

Evet, herkesin bir miktar kayıt dışı çalıştığını biliyoruz… Ama bunun oranı, bunun sınırı, insanların insafına kalmış…

Asıl mesele, okumuş – aydın geçinen kesimin bunu yapıyor olması… Yapmaması gereği!

Yukarıda okuduğunuz listede, tam gün yasasının gündeme geldiği 2010 yılından önce doktorlar yoktu… Bir anda vergi oranları arttı…

Ben Tekirdağ merkezden biliyorum ki, çok güzel kazançları olduğunu yaşamlarından gördüğümüz doktorlarımızın yıllarca vergi sıralamalarında esameleri okunmuyordu…

Sahi, siz doktorların muayenehanesine gidince fiş ya da fatura ister miydiniz? Benim asıl kızdığım, yıllarca bu durumun suiistimal edilmiş olması… Sağlık sorununda aklımıza bile gelmezdi..

Suç sadece doktorların değil elbet… Ya da bahsettiğimiz az vergi veren meslek gruplarında değil… Suç, vergi vermeyen herkeste…

Herkes vergi kaçırıyor… Herkes kayıt dışı çalışıyor… Hükümetler buna göz yumuyor… Mükellefler vergi oranları düşsün istiyor, devlet vergi gelirlerini arttırmak… Kısır döngüye takılmışız gidiliyor…

Buna bir yerde dur demek gerekiyor, ve tam gün yasası gibi uygulamalar bunun için bir vesile oluyor…

Buna nereden başlayarak dur diyeceğiz? Önce biz mi kayıt dışını kayıt içine alacağız? Yoksa önce devlet mi vergi oranını azaltacak?

NUR ERDEM ÖZEREN

28.01.2011

16 Ocak 2011

140 - Bir Genç… Gençler…



En yakın “dost”larımdan birinin başarısının gururunu yaşıyorum bugün aldığım haberle… Ve bunu da yine yazarak paylaşmak istiyorum… Aslında günlerdir heyecanla bugünü bekliyordum… Ve işte geldi…

Evet, o küçüklüğümüzde pek sevmezdi siyaseti… İlk adımını, Tansu Çiller’i eleştirmekle atmıştı siyasete… Tanya Dudu isimli mizahi kitabı bana önerirken hatırlıyorum söylediklerini…

Sonra bir süre daha, dönemin iktidarının yaptığı yanlışları, yaptığı usulsüzlükleri konuşmaya başlar olduk… Pek sevmiyor görünse de, ilgilendiğinin farkındaydım… Bir gün siyasetin tam ortasında olacağını biliyordum…

Aradan 10 yıla yakın zaman geçti… Üniversite yılları, sonra Tekirdağ’a dönme kararı… Bu süre içerisinde pek siyaset konuşmamıştık… Ama Tekirdağ’a dönünce virüs iyice bulaşmıştı…

Bir gün gelip CHP’ye üye olduğunu söyledi… “Senin ne işin olur CHP’de, sen sağcısın oğlum” dedik, bir başka yakın arkadaşımla… O günden beri hala aynı şeyi iddia etsek de, o bu kararı uzun araştırmalar sonrası vermişti, ve tam da olması gereken yerde olduğunu düşünüyordu…

Partinin tüzüğünü, programını, tarihini, okumuş, hazmetmiş ve öyle karar vermişti…

Sonra partiye gidiş – gelişleri başladı… Ne kadar profesyonellikten uzak siyaset yapıldığından bahsederken, analizler yapıp, dosyalar hazırlayıp sunmaya başladı… Kısa süre sonra Gençlik Kolları Başkanı oldu… Hak ederek, herkesin desteği ile…

Siyasetle öylesine ilgilenen, öylesine siyaset yapan biri değildi… Profesyonel adımlar atan, akıllıca stratejiler geliştiren, ama sakinliğini kaybetmeyen biriydi…

Gençlik Kolları Başkanı sıfatıyla tüm ilçeleri ziyaret etti… Eski CHP’lileri ziyaret etti… Delege listesini ezberledi… Herkesle temas kurdu… Siyasi ahlak ve insani ahlak kuralları çerçevesinde, herkese vefa gösterdi, herkesle iletişim halinde olup bir şeyler öğrendi…

Sonra yaşı doldu, Gençlik Kolları Başkanlığını bıraktı… Artık sıradan bir CHP’li olmasına rağmen, herkesin fikir alışverişi yaptığı biri olmaya devam etti…

Aynı zamanlarda, Tekirdağ için bir şeyler yapmak adına, birlikte bir yola çıktık… Önce 6 kişi, sonra 30 kişi, bugün 100 kişi… Genç Girişimciler ve Yöneticiler Derneği’ni, Tekirdağ’ın yönetiminde söz sahibi olmak için, gençler olarak birlik olmak için kurduk… Ve devam ediyoruz…

Aradan geçen aylar sonrasında, “Siyaset Günleri” etkinliğimizin fikir babası olmasından bir süre sonra, il yönetimine girmek istediğini herkese söylese de, CHP merkez ilçe seçiminde her iki tarafta da olmak istemese de, son anda bir emrivaki ile kaybeden tarafın listesine yazıldı… Ve cezası kesilecekti! Tek adayla mutabakatla gidilen CHP İl seçiminde liste dışı kalacaktı… Ama seçim günü salona girdiği anda yer gök inleyecek, en çok alkışı alan kişi olacaktı… Şaşkınlık içinde…

Birbirinden farklı siyasi görüşe sahip 15 genç, dernekteki arkadaşları için CHP merkezinde güçlü ve belirleyici bir isim olan Tekirdağ Milletvekili’nin ve tek İl Başkanı adayının karşısına çıktı… “Biz bu adamın Tekirdağ siyasetinde bu göreve gelmesi gerektiğini düşünüyoruz” diye, kendilerince ağırlıklarını koydular… Görüşten bağımsız birlik olunabileceğini gösterdiler… Ama “o gün” olmadı… “Bugün”, “o günkü” birliktelik işe yaradı mı bilinmez, ama “bugün” oldu…

Bugün mutluyum, gururluyum… Hem yakın bir “dost”um genç bir yaşta bu göreve layık görüldüğü için… Hem de kurduğumuz derneğin bir başka başarısı sayılabilecek bir adım olduğu için… Genç Girişimciler ve Yöneticiler Derneği Başkan Yardımcısı, artık CHP Merkez İlçe Başkanı… Ama üzgünüm, artık Başkan Yardımcımız değil…

Dostum Murat Emre KERVANCILAR'ın bu göreve "seçilerek" geleceğini bilerek 15 ay önce yazdığım yazı...

NUR ERDEM ÖZEREN

16.01.2011

14 Ocak 2011

139 - Eyyvah Eyvah!

Birincisine gittiğimde gülmekten yarıldığım, ikincisini henüz izlemediğim filmle ilgili yazı yazmamın filmle hiçbir ilgisi yok… Mesele, koskoca Trakya’da yer kalmamış gibi Kuzey Ege’de Trakyalı filmi çekilmesi!

Şu an Show TV’de Siyaset Meydanı’nda, ki siyasetle bu filmin ne alakası var bilmiyorum, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde Geyikli halkı ile Eyyvah Eyvah filmi konuşuluyor…

Çalan şarkılar, türküler Tekirdağ’dan, Edirne’den, Kırklareli’den… Ama film Çanakkale Geyikli’den… Ve bütün P.R. çalışmaları da buradan yapılıyor…

İlk filmin şarkısı Trakya’nın tam orta yerinden… Bu fasulye… Film tanıtımı için çalınan şarkılar Trakya All Stars – Burhan ÖÇAL albümünden… Hepsi de Trakya orijinli…

Mesela yeni filmin lansman şarkısına isim veren Karaçalı, Tekirdağ’dan Malkara’ya giderken solda aşağıda bir köy…

Ama biz Tekirdağlılar olarak, Trakyalılar olarak hiçbir şeyimize sahip çıkamadığımız gibi buna da sahip çıkamadık…

İlk film çıkmadan hemen önce, B.K.M. organizasyonla iletişime geçip Tekirdağ Genç Girişimciler ve Yöneticiler Derneği olarak bir gala da Tekirdağ’da yapmaları için davet ettik… Birkaç kez daha iletişim kurduk, sonra ne dönen var ne gelen… Gücümüz yetmedi belki de…

Bu süreçte, daha başlamadan Belediye Başkanı Adem DALGIÇ’a bilgi verip bu konuda öneride bulunarak sahip çıkmasını ve destek olmasını istedik… Sonra o da ne aradı, ne sordu… Bu konuyu ciddiye almadı…

Şimdi Geyikli Belde Belediye Başkanı’nı Show TV’de izlerken ne hissediyor merak ediyorum sayın Başkan… Aklına geliyor mu bu teklifi söylediğim an acaba… Çok merak ediyorum…

Keşke Sinan ÇETİZ’e söyleseydim de o halletseydi diyor mu acaba… Merak ediyorum…

Neyse… Belki teklif benden gelmeseydi sahip çıkılırdı… Kısmet artık…

Para verip bir başkanın TV programına katılmasından çok daha fazla memleketin tanıtımına katkısı olduğu yadsınamaz şu an Siyaset Meydanı’nın Çanakkale’de yapılıyor olması…

Trakya’nın birlik olamamasından mıdır, kıymet bilmezliğinden midir, hiçbir şeyimize sahip çıkamıyoruz… Ne şehrimize, ne geleneklerimize, ne göreneklerimize, ne tarihimize sahip çıkamamışız…

Ben yerimde otururken hiç huzurlu değilim şu an, Show TV’de filmle ilgili güzel şeyler söyleyen herkesin Geyikli halkına teşekkür ederken “bu coğrafyanın insanları” diye başlayan cümleler kurmasından…

Bir Trakya filmi daha, bir Rumeli filmi daha olduğu gibi bizden çıktı gitti…

Eyvah ki ne eyvah, biz hala bunun için hiçbir şey yapmıyoruz… “Sevgili Ata, neden bu filmi burada çekmedin?” diye soramıyoruz…

Ha neden bu kadar önem veriyorum bu film işine, çünkü sinema en başarılı tanıtım şeklidir, bilinçaltına hitaben her şeyi yerleştirebileceğiniz…

A.B.D.’nin bir numaralı stratejisidir sinema… Bizim bir türlü kullanamadığımız…

İşi Tekirdağ özelinde konuşacak olursak, İstanbul’un dibinde olan bir memleket bu yakınlığı bu kadar mı avantaja çeviremez… Hatta üzerine, yetmezmiş gibi, zorla bir dezavantaj haline getirmek için çaba sarf eder…

Tersine beyin göçü Türkiye’nin her yerinde başlamışken, biz İstanbul’un dibinde olduğumuz için gidenleri geri getiremiyoruz…

Biz Trakyalılar olarak bir gün “çalışkan” olmayı öğrendiğimiz gün, her şeyi çözebiliriz belki de… Ama daha çoook uzun zaman var…

Tarlalar – tezekler, kenarda garantör mal mülk tamamen bitmeden çalışkan olmayız, olamayız…

NUR ERDEM ÖZEREN

14.01.2011

2 Ocak 2011

137 - Sağlıklı ve Huzurlu Yaşamın Anahtarı

2011’e girmişken, sizlere kendimce sağlıklı ve huzurlu yaşamın anahtarını tarif etmeye karar verdim… Ama bu anahtar, sizin kapınızı da açacak mı bilmiyorum… Aslında hep duyduğunuz şeylerin birleşimi olacak… Spor… Meditasyon… Temizlik…

Sabahları güneş doğmadan kalkmak lazım her şeyden önce… “Erken kalkan yol alır” demiş ya büyüklerimiz…

Kalkınca ilk işimiz elimizi – kolumuzu – yüzümüzü – ayaklarımızı yıkamalıyız ki, güne zinde bir başlangıç yapalım… Sabah alınacak bir duş ise daha işe yarar olabilir…

5 dakikalık bir süre, sabah sessizliği içinde meditasyonla sporu birleştirerek sakin sakin birkaç hareket yapmak, vücudumuzu güne hazırlayacaktır… Kendinizi fazla yormayın… 5 dakika yeterli olacaktır…

Böylece öğlene kadar geçen sürede, işlerinizi yapmak için oldukça zamanınız olacak…

Öğle yemeğinden sonra yine aynı şekilde vücudunuzun belirli yerlerini yıkayarak zindelik kazanabilirsiniz… Öğle yemeğinin ağır olma ihtimaline karşın, ardından 15 dakikaya yakın spor yapmanızda fayda var… Spor yaparken eklem yerlerinizi çalıştırmaya dikkat edin… Kireçlenmeyi engelleyecektir…

Sporla meditasyonun bir arada olması, ve sporu sakince yapmanız sizi sakinleştirirken kalori yakmanızı sağlayacaktır…

Öğleden sonra, yaklaşık 2 – 3 saat sonra ara öğün yedikten sonra günün kalanında zindeliğinizi korumak için yaklaşık 10 dakika tekrar spor yapmanızda fayda var…

Eve döndüğünüzde, günün öğleden sonraki bölümünde yorgunluğunu atmak için 5 dakikalık spor öncesinde kısa bir temizlikte yine fayda var… Suyu vücudunuza ne kadar sık temas ettirirseniz, vücudunuzda yara bere hastalık riskini azaltır, mevcutların da iyileşmesine katkı sağlarsınız…

Akşam yemeği ardından 15 dakikalık spor yine faydalı olacaktır… Kalorileri yakarken yalnız kalıp sessiz bir ortamda meditasyon yapmaya da özen gösterin… Ruhunuzu dinlendirirken vücudunuzu zindeleştireceksiniz…

Böylece günde 1 saate yakın spor yapmış olacak, yine aynı sürede ruhunuzu dinlendirmeye vakit ayırmış olacaksınız… Bu sizi sakinleştirirken, vücudunuzun daha sağlıklı olmasına katkı sağlayacak… Gün boyu temiz kalmayı da unutmazsanız, yine sağlıklı bir vücut için kendinize bakmış olacaksınız…

Bunların yanında, bir şeyi çok istiyorsanız, son yılların popüler tabiri ile “evrenden isteyin”… Evren sizi duyacak ve size istediğinizi verecektir…

Evren sizi duydu ve istediklerinizi verdi diyelim… Muhtemel isteklerinizin arasında para da olacağından, mutluluğunuzu daim hale getirmek için parayı kullanın… Yapılan araştırmalar, paranın gerçekten mutluluk kaynağı olduğunu söylüyor… Ama bir şartla… “Başkaları ile paylaşırsanız”…

Kazandığınız paranın bir kısmını ihtiyacı olanlara ayırmayı unutmayın… Bu sizi hem mutlu edecek, hem de huzurlu olmanızı sağlayacaktır…

İhtiyacı olanlara ayırdığınız paranın yanında, çevrenizde sevdiklerinizi ve akrabalarınızı da mutlu etmeyi esirgemeyin… Onlara zaman zaman hediyeler alırken, ihtiyaçları olduğunda da yardım edin…

Sosyalleşmeyi de esirgemeyin… Özel günlerde ve her hafta en az bir kere toplum arasına karışın… İnsanlarla bir arada bulunun… Sohbet edin… Fikirlerinizi paylaşın…

Yılda bir uzun yolculuk yapmaya özen gösterin… Uzaklara seyahat edin… Kendinizle baş başa kalın… Sevdiğiniz birkaç kişi ile olursanız daha mutlu olacaksınız…

Tüm bunları yaparken, işinizi iyi yapmayı unutmayın… Ne yaparsanız yapın, en iyi şekilde yapmaya özen gösterin…

Nasıl? Ben söyleyince kulağa ne hoş geliyor değil mi? Hepsi bir arada tek bir mecrada yazılı… Ben de oradan aldım… Güncelleştirdim…

NUR ERDEM ÖZEREN

02.01.2011

2 Aralık 2010

133 - Sevilmek mi? Seçilmek mi?

Birkaç yıl önce bir yazı yazmıştım, Kadir HAS’ın ölümü ardından… Hayal ettiğim cenaze törenimle ilgili…

Çok insan olsun istiyorum, hepsi de içlerinden gelerek “haklarını helal etsinler” istiyorum, yaşlı ölsem de “keşke daha ölmeseydi, daha yapacak çok şeyi vardı” desinler, “bana da, bir yakınıma da şöyle bir faydası dokunmuştu” desin, içinden gelerek “Allah razı olsun” desin istiyorum...

Ve bu amaç doğrultusunda bir iş yapmaya çalışıyor, bu amaç doğrultusunda hedefler koyuyorum kendime hayatta…

Birkaç gün önce, İngiltere’nin efsane başbakanı Winston CHURCHILL’in hayat hikâyesinin filmini izledim… 2. Dünya Savaşı yıllarından İngiltere’nin zaferle çıkmasını sağlıyor, savaşın bitmesinin hemen ardından yapılan seçimi ise kaybediyor… Hem de büyük bir hezimetle…

Yeni Başbakan’a devir yapana kadar geçen sürede, halkın artık onu sevmediğini düşünerek, artık toplum içine çıkmak dahi istemiyor…

Devrin yapıldığı akşam, eşi birlikte gidecekleri bir opera için hazırlık yapıyor, Başbakanlık konutundan ayrılmasından sonraki ilk gideceği yer bu opera oluyor…

Yol boyunca huysuzluk yapan CHURCHILL, insanların içine çıkmak istemediği için gitmek istemiyor, ancak eşinin restine karşı koyamayıp salonda üst katta ona ayrılmış locada yerini alıyor…

Gösteri boyunca onu kimse fark etmiyor, ancak gösteri finalinde bir oyuncu onu takdim ediyor… “İngiltere’nin kurtarıcısı, ulusumuzun büyük lideri Winston CHURCHILL aramızda”…

Ve CHURCHILL, dakikalarca tüm salon tarafından ayakta alkışlanıyor… CHUCHILL’in mutluluk gözyaşları yüzünden süzülürken, tüm liderlerin ona imrenmesi gerektiğini düşünüyorum..

Günler sonra, bir zamanlar birilerinin Tabak, Asfalt, Bozkurt gibi lakaplar taktığı, ama aslında dünya iyisi, ahlaklı, dürüst, yurdum insan Osman Amcam vefat ediyor…

Haberi aldığımda ve cenaze gününde İstanbul’da iptal edemeyeceğim bir işim olduğundan gidemediğim için ÇOK üzülsem de, cenazeden haberler alınca mutlu oluyorum…

Bütün Tekirdağ yas tutuyordu, her siyasetçinin hayal ettiği bir cenazesi vardı çünkü…

Kimse arkasından kötü bir şey söyleyemiyordu… “Çok hizmeti oldu bu şehre” diyordu herkes… 2 dönem Belediye Başkanlığı’na rağmen, 3’e 5’e katlanmamış malvarlığı dürüstlüğünün kanıtıydı, herkes şimdi dile getiriyordu…

Pişman mıydık acaba şimdi onu seçmediğimize? Biz onu 3.ye seçmedik… Ama çok sevdik… Çünkü “gerçekten” içimizden biriydi… Halkın arasından çıkan Belediye Başkanı’ydı… Çakallık, tilki kurnazlığı yapmazdı…

Her ne kadar sonra taş döşemek için mahvedilmiş olsalar da, asfalt ve çamursuz sokaklarımızı da ona borçluyuz, sularımızın her gün akmaya başlamasını da… Sahilin dolgu sahasını da ona borçluyuz, insanların vakit geçirmeyi sevdiği suların aktığı parklarımızı da… Ve aslında 8,5 yılda yaptığı ama buraya yazamadığımız birçok şeyi de…

Tüm bu yazdıklarımı yazmayı düşünürken, aklıma başlıktaki soru takıldı… Seçilmek mi önemliydi, sevilmek mi?

Churchill de, Osman Amcam da tekrar seçilemedi belki, ama ikisi de hep sevildi…

Seçilememek önemli değildi aslında, o geçiciydi… Seçim bir kazanılır, bir kaybedilirdi… Ama sevgiyi bir kez kazanınca kolay kaybolmazdı..

Bence şimdi yönetici olanlar, gelecekte yönetici olmaya aday olanlar önce bu soruyu sormalılar kendilerine…

Önemli olan seçilmek değil, seçimden sonra da göğsünü gere gere gezebilmek halkın arasında… Önemli olan makamına değil, sana saygı göstermeleri insanların, seni sevmeleri… Makamından gücü herkes alır, ona güç vermek önemli olan…

NUR ERDEM ÖZEREN

02.12.2010

14 Mart 2010

131 - Bankaların Utanç Tablosu

Bankalar 2009 karlarını açıkladılar… Peş peşe açıklıyorlar… GURURLA… Ama utanmaları gerekiyor bu tablolardan…

Geçtiğimiz Cuma günü TOBB Başkanı M.Rifat HİSARCIKLIOĞLU Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası’nı ziyaret etti… ABİGEM’in açılışını yaptı… Esnaf ve tüccar temsilcileri dinledi, kadın ve genç girişimcilerle buluştu…

Derleri sordu… Birkaç kişi dile getirdi, başlarda herkes Rifat HİSARCIKLIOĞLU’na teşekkür etmekten sorunları dile getiremedi, sonra açıldık… Ben çıkışta dile getirebildim bire birde… Bizim adımıza bankaların karşısına geçip utanmaları gereken karları ile ekonomiye can vermeleri konusunda masaya vurmasını istedim…

Herkes aynı dertten muzdarip, “para yok”… Olanda çok para varmış, Tekirdağ’da bankada yatan mevduat 3 milyar lira… Ama KOBİler para bulamıyor…

Tüm Türkiye’de 2008’den 2009’a piyasadan dönen çek ve senet oranı % 15 artmışken, bu oran Tekirdağ’da % 59!

Peki neden? Gururla açıklanan karlardan… Riskli KOBİlerin borçlarını yeniden yapılandıramamasından, yeni kredilerle nakit akışını güçlendirememesinden, bu karı yapmak için tüm kredileri geri çağırıp KOBİ’nin gırtlağına yapışan bankalardan…

Ziraat Bankası Genel Müdürü, 2009 karları olan 3,5 milyar lirayı “yüzyılın karı” olarak açıkladı… Gururla açıkladı bunu… Sonra da ekledi, “geçen yıla göre verdiğimiz kredilerde % 20’ye yakın artış var…”

Sanki 2008’de çok kredi vermişler gibi, 2008’e göre kredilerimizi arttırdık, muslukları açtık dedi… Her banka gibi…

Son 5 yıla baktığımızda, karlar 2 ila 3 kat arasında arttı… Daha doğrusu, 5 yıl öncesine göre rakamlar bu yıl 2 ila 3 kat arası artış gösterdi…

2009 karlarına bakınca, ilk 7 banka 1 milyar liranın üzerinde kar açıkladı… Ziraat, Garanti, İş, Ak, Halk, Yapı Kredi ve Vakıfbank… Onları 500 milyon civarında karlarla Finans, Deniz ve Şeker izliyor…

İlk 10 banka toplam karı 18 Milyar lira civarı… Tüm bankaları ekleyince 20 milyar liranın üzerinde… 2005’te bu rakam 7,5 – 8 milyar lira…

Peki KOSGEB’in geçen yıl 150.000 KOBİ’ye verdiği kredi ne kadar? 3 Milyar lira civarında… Peki IMF ile kaç liranın pazarlığını yapıyoruz? 20 Milyar dolar… Peki batan kredilerin ya da kredi kartlarının toplamı ne kadar? Yani takipteki alacaklar ne kadar? 22 Milyar lira! Toplam kar ne kadar? 21 Milyar lira!

3,5 milyon kişi takipte… 1 milyonu kredi, 2,5’u kredi kartı… Sicil bitmiş yani… Çok daha fazlası da gecikmeli ödemelerle sicili kirletmiş durumda… 5 yılda kredi borçlusu tam “37 KAT” arttı… Toplam krediler % 9 artmış geçen yıla göre, takipteki alacaklar % 55…

Bankalar da tüm bu tabloya karşın, tüm sektörler kan ağlarken, bırakın kar etmeyi ya da en azından kafa kafaya yılı kapamayı, zarar açıklarken, bankalar gurur tablolarını paylaştılar bizimle…

Bankalar krizi daha derinleştirmekten başka bir işe yaramadılar bu dönemde… Toplumun kötüye gidişini dikkate almadan, tuz biber oldular kredilerde daha da sıkılaştırdıkları kriterlerle ve mevcut borçları geri çağırarak…

Peki, herkes zarar ederken, bankalar zarar etmeselerdi de, en azından kar da etmeselerdi, ne olurdu? Bu kriz bu derinlikte olur muydu?

Bu arada, 6 milyon kişinin banka ile hiç çalışmadığı da açıklandı geçtiğimiz günlerde… Bankalar tüm aksiyonlarını bu kişiler için alıyorlar.

Çok komünist hissettim kendimi bankaları bu kadar eleştirince… Ama Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası Genel Kurulu’nda konuşmasında tarihe geçecek söz söylemiş zaten… “Kapitalist sistem çökmüştür… Keşke Allahlı olsaydı da komünist olsaydık”…

NUR ERDEM ÖZEREN

14.03.2010

21 Şubat 2010

129 - KoruMA! YasaMA! YürütME! YARgı!

Yasama, Yürütme, Yargı… Neden bu sırayla yazılır? Aslında Yasama Yürütme’nin, Yürütme de Yargı’nın üzerinde midir? Eğer bu sırayla gidersek, Türkiye için bu 3 “erk”in başına bir de ülkemizi her türlü düşmandan korumakla sorumlu TSK’yı koyabiliriz diye düşünüyorum…

İnanın bir vatandaş olarak, son dönemde yaşananları anlamakta güçlük çekiyorum… Tüm açıklamaları detaylarıyla dinleyen, söylenenleri araştıran ancak hukukçu olmayan biri olarak, işin hukuki boyutuyla ilgili yorum yapmayacağım…

Son dönemde yaşananlar, Yargı’yı orta yerden “yar”mış, bir kurumu, bir olguyu ve onunla ilgili itibarı yerle bir etmiştir…

Burada üç ayrı konu var irdelenmesi gereken… Birincisi, anlaşılan o ki kanunlarımız fazlasıyla tutarsız ve yoruma açık… İkincisi, yargı siyasallaşmış, kutuplaşmış, tarafsızlığını yitirmiş ve her kesim tarafından baskı altına alınmıştır… Üçüncüsü ve bence en önemlisi, Türk insanı ahlakını ve değerlerini yitirmiştir…

Bendeki ilk kanı, kanunlarımızın tutarsızlığı algısı… Bir Adalet Bakanı çıkıyor ve ilgili maddeler ile birlikte HSYK’nın bu konuda yetkisi olmadığından bahsediyor…

Aynı zamanda yargının en tepesindeki Yargıtay başkanı da açıklıyor, “arkadaşlarımızla değerlendirdik ve HSYK kararının hukuka uygun olduğuna karar verdik” diyor… Burada ilk sıkıntı, her ne kadar yüksek yargıçlar bile olsalar, bu kararın arkadaşlarla oybirliğiyle alınması ve açıklamada Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi ilgili maddelerle hukuk dayanağının belirtilmemesi…

Ancak ikincisi, bu kararın uygulanıyor olması… Madem ki HSYK’nın böyle bir yetkisi yok, nasıl uygulanıyor?

Bu nasıl bir hukuk devletidir ki, hukukun en üst kurumlarının bile yetkileri yoruma açık! Bu kadar çelişkilerle dolu, bu kadar yoruma açık kanun olur mu? Böyle hukuk devleti olunur mu?

İkinci konuya gelirsek belki de çözeceğiz sorunu… Yargı siyasallaşmış, kutuplaşmış, tarafsızlığını yitirmiş ve her kesim tarafından baskı altına girmiştir… Bu çok doğru… En başta yürütme, siyaset, yargıya, hukuka müdahale etmektedir… Ancak burada tek sorun, Yürütme’nin müdahalesi değildir… Yargının ta kendisi de, içindeki bireyleri ile birlikte siyasallaşmıştır… Sorun şu ki, sadece siyaset hukuka karışmıyor, hukuk da hem hukuka hem siyasete karışıyor…

Yargıyı dokunulmaz kılmak isterken ve kutsal, siyaset üstü konumlandırmak isterken, bizzat yargı içinde ikilik yaratmak da yargının dokunulmazlığının ve kutsallığının kendi elleriyle yok edilmesidir…

Biz Türk halkı olarak artık hukukçuların tarafsızlığına ve bağımsızlığına olan inancımıza yitirdik… Çünkü gerçekten de, yargı içinde farklı görüşlere sahip hukukçuların varlığı ve buna göre kararlar aldığı resmen ayyuka çıkmıştır…

İnsanların taraflı olması kadar doğal bir şey yoktur… Bağımsız da olamayabilirler… Ama üzerlerine giydikleri roller ve statü tarafsız “olmayı” değil tarafsız “davranmayı” gerektiren hukukçuların hükümet yanlısı veya karşıtı olarak kendilerini konumlandırmaları kadar abes bir durum yoktur, ve depremin “yar”dığı yer de budur..

Zaten en temel sorun da, her biri birer “Türk İnsanı” olan bu kişilerin ahlakındaki derin “yar”ıklardır… Ben hukuku uygulayan kişilerin hükümet yanlısı veya karşıtı oluşa göre karar almasını yaşadıkları ahlak çöküntüsü olarak nitelendiriyorum…

Yıllardır siyasetçileri lekeledik durduk… Onlar şerefsiz, onlar hırsız, onlar çıkarcı, onlar ahlaksız dedik… Siyaseti öyle bir lekeledik ki, temiz siyasetçi bırakmadık…

Ama benim yıllardır savunduğum konuyu bugün siyasete diğer kurumlardan karışıldıkça gördük ki, aslında sorun siyasetçilerin değil, toplumun topyekün ahlakının bozulması… Siyasetçiler bu toplumun aynası diyordum, şimdi herkes ayna tutuyor ahlak çöküntümüze…

NUR ERDEM ÖZEREN

21.02.2010

14 Şubat 2010

128 - “Sevgi”liler Günü…

“Seni çok sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum sözlerime… İyi ki varsın hayatımda… İyi ki benim sevgilimsin… Her şeyimsin… Bir tanemsin…

Yıllar önce hiç beklemezdim böyle biriyle karşılaşacağımı… Hayal bile edemezdim… Hayallerim yok olmuştu… Senin gibi birinin varlığına inanmıyordum…

Şimdi bakıyorum da geçmişe, iyi ki karşılaşmışım seninle… İyi ki yıllarımı seninle geçirmişim…

Tam da kimseye güvenmediğim zamanda çıktın karşıma… Artık kimsenin olamayacağımı, kimseyi sahiplenemeyeceğimi düşündüğüm zamanlarda…

Senden daha güzel gelmiyor kimse gözüme yıllardır… Güzellik geçici derdim, sen her geçen gün daha da güzel oluyorsun… Dünyanın en güzeli…

Her şeyinle benimken bile gizemini korumayı başardığın, saflığını ve masumiyetini hiç kaybetmediğin için belki de bu hissim…

Ama hepsinden önemlisi, hiç kaybetmediğin doğallığın seni eşsiz kılan…

Kalp atışlarım hala hızlı atabiliyor yanında, yıllar geçmiş olsa da üzerinden… Her gün seni görmeden duramıyorum hala… 24 saat geçince özlüyorum…

Kokun dünyanın en güzel kokusu, sesin dünyanın en güzel melodisi… Gözlerine bakmaya hala doyamıyorum… Dudaklarının tadı hiçbir şeye değişilmez… Teninin hissi dünyanın en vazgeçilmezi…

Giydiğin her kıyafetle başka güzel oluyorsun, kendine her dokunuşun başka biri yaratıyorsun, diğerinden daha güzel ve çekici…

Güzelliğinden önemlisi, zekanla her geçen gün tekrar tekrar hayran ediyorsun beni kendine… Zekanı doğru yerde kullanarak belki de…

Her sıkıştığım anda göremediğimi gösterdiğin, düşünemediğimi benim yerime düşündüğün için sana müteşekkirim…

Benim ilgi alanlarımla ilgilenip, benim bilmem gerekenleri benden önce öğrenerek olduğun destek için ne desem az kalır…

Ne zaman susup ne zaman konuşman gerektiğini benden daha iyi bilerek beni avucunun içinde tuttuğun için hayranım sana…

En çulsuz anımda da, en zengin anımda da benimle olduğun için, ve bana olan sevgin her iki durumda da aynı olduğu için sonsuza kadar bırakamam seni… Bırakmam…

Beklenti içinde olmadan, ben ne verebilirim diye düşünerek, her an her şeyi karşılık bekleyerek yapmadan yanımda oldun…

Asaletinle beni göklere taşıdığın, yanıma yakışan biri olurken benim de senin yanına yakışacak biri olmam için çaba sarf ettirdiğin için kendi ellerinle büyüttün beni…

Zamane kadınlarından olmayıp, ev kadınlığının ne olduğunu unutmadığın içinse, herkesten farkını gösterdin bana…

Her şeye rağmen “aile” denen kavramı herkesten kutsal saydığın için, gerçekten hayat arkadaşı oldun… Hayatımın en yakın arkadaşı…

Hepsinden ötesi, çocuğuma anne olduğun için, bu dünyaya verilebilecek en güzel eseri benimle birlikte işlediğin için seni seviyorum…”

Var mı böyle biri? Yok… Herhangi birinin hayatında var mı? Sanmıyorum… Geçici…

Hiçbir zaman yazamayacağımı düşündüğüm bir yazıyı, bugün hayal edip yazmayı denedim… Buraya kadar okuyup şimdi sizi hayal kırıklığına uğrattığım için özürlerimle…

Kaç yıl sonra olur bilmem… Bunları yazabileceğim birileri girene kadar hayatımda, ben kutlamıyorum “Sevgi”liler Günü’nü…

Gördüğüm o ki, yeni moda da olmasından mütevellit, kimse kutlamıyor… Yeni moda, sevgilisiz geçirmek sevgililer gününü… Kız kıza… Erkek erkeğe… Arkadaş arkadaşa… Olmayan sevgililer hatrına…

NUR ERDEM ÖZEREN

14.02.2010